ONLİNE REZERVASYON
 

SULTANAHMET CAMİ
İstanbul’un Eminönü ilçesinde, Ayasofya’nın karşısındadır. Mimarı, Mimar Sinan öldükten sonra baş mimarlığa getirilen Sedefkâr Mehmed Ağa’dır. I. Ahmet tarafından 1609 yılında büyük bir törenle yapımına başlanmış ve 1616 yılında tamamlananmış olan Sultan Ahmet Külliyesi, İstanbul’daki en büyük külliyelerden biri olma özelliğine sahiptir. Külliyede kullanılan bitkisel motifli 20000 fazla çiniden dolayı Batı’da “ Mavi Cami” olarak da bilinir. Bu anıtsal yapı için Evliya Çelebi’nin yazdığına göre; yedi saray yıktırılmıştır. Külliyenin Osmanlı klasik mimari anlayışının son örneklerinden biri olması, yapıya ayrı bir değer katmıştır.
Külliyenin ana yapıları; cami, imaret, medrese, hünkâr kasrı, hamam, çeşme, darüşşifa, sıbyan mektebi,  arasta, sebiller,  kiralık odalar, evler ve mahzenlerdir.  Külliye yapıları,  Akarat-ı Vakf-ı Şerif’de ayrıntılı olarak verilmiştir

Külliye camii İstanbul’daki altı minareli tek cami olma özelliğine sahiptir.  Üç şerefeli dört minare caminin dört köşesine, kalan iki şerefeli kısa minarelerse, avlunun karşılıklı iki köşesine gelecek şekilde inşa edilmiştir.  Dört adet fil ayağı üzerine oturan 33,6 metre çapında ve 43 metre yüksekliğindeki caminin ana kubbesi, dört yarım kubbeyle desteklenmiştir. Bu tavan örtüsü Şehzadebaşı Camisi’ndeki tavan örtüsünün bir benzeridir.


Caminin 64x72 ölçülerindeki iç mekânı 260 adet pencereyle aydınlatılıyor. Caminin önünde ve iki yanında, pencereli duvarlarla çevrilmiş dış avlusunun sekiz kapısı vardır. Mermer döşemeli şadırvanlı avlu otuz kubbeyle çevrilidir.  Avludaki altı sütunlu şadırvanın lale ve karanfil motifleri göz alıcıdır. Caminin iç avlusuna merdivenli üç kapıdan girilir. Bu kapılar ve dış avlunun cümle kapısı bronzdandır. Caminin sedef kakmalı minberinde, işlemeli müezzin mahfili ve mihrapta mimari ayrıntılar işlenmiştir. Ayrıca halı ve kilimler, rahleler, kalem işleri ve renkli cam pencerelerle yapı sanatsal değerini somutlaştırmayı başarmıştır.
     

Diğer Yapılar
Sultan Ahmet Külliyesi’nin diğer bir yapısı Hünkâr Kasrı’dır. Padişah’ın namazdan önce ve namazdan sonra dinlenmesi için caminin dış avlusuna yapılan mekân, 1949 yangınından sonra elden geçirilmiştir. Külliyenin kuzeydoğu köşesinde, tek kubbeli kare plan üzerine inşa edilen Külliye Türbesi yer alır. Türbede I. Ahmet, hanımı Kösem Sultan, oğulları IV. Murat ve II. Osman’ın yanı sıra sultanın bazı torunları gömülüdür.
Dış avlu duvarının bitişiğindeki yapıysa, Sıbyan Mektebidir. Sıbyan Mektebi’nin zemin katında dükkân ve çeşmeler, üst katında ise dershane yer alır. Külliyenin kıble yönünde bulunan Arasta Çarşısı’nın bir bölümünde Mozaik Müzesi, kalan kısımda ise turistik eşya satan dükkânlar faaliyet gösteriyor bugün.  Sokullu Mehmet Paşa yokuşu üzerinde bulunan külliye imareti;  darüşşifa ile birlikte, Sultan Ahmet Teknik Lisesi olarak kullanılıyor. Külliye sebillerinden üçü günümüze ulaşmıştır. Bunlardan biri arastanın içinde, bir diğeri dış avlu kapısında, üçüncüsüyse türbe yakınlarındadır.

AYASOFYA MÜZESİ
Eminönü’nde Sultan Ahmet Camisi’nin karşısında yükselen tarihi mekân,  inşa edildiği ilk zamanlarda büyük kilise anlamına gelen “Megale Ekklesia”  ismiyle anılmış;  bugünkü “ Ayia Sofia” ismi V. Yüzyılın sonlarına doğru kullanılmaya başlanmıştır.
 
15 Şubat 360 tarihinde açılan Ayasofya; 404’de kısmen yanar ve II. Teodosios döneminde ( 405- 450) tamir edilir ve 10 Ekim 415’te tekrardan açılır. 532 yılında çıkan ikinci ayaklanma sonrası Ayasofya
günümüzde yapı bu ikinci yangından

sonrası I. İustinianos tarafından Batı Anadolulu İsidoros ve Artemios’a yaptırılmıştır. İnşaat için, farklı yerlerden sütun ve taşlar İstanbul taşınmıştır. Ayasofya’nın yapımında, yüz ustabaşı ve on bin işçiyle sürdürülen çalışmalar, beş yıl sürmüş ve açılış 27 Aralık 537 yılında gerçekleştirilmiştir.
 
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle Ayasofya’da yeni bir dönem başlar. Yüzyıllarca kilise olarak kullanılan mabet, Fatih döneminde camiye devşirilir ve mabedin batı kısmındaki yarım kubbenin bulunduğu tarafa ahşap bir minare eklenir. Yapıya II. Bayezid zamanında bir, Sultan Selim zamanında iki, minare daha eklenir. Sultan I. Mahmut zamanında yapıya bitişiğindeki kütüphane (1739), Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan şadırvan (1740) ve muvakkithane ile sıbyan mektebi (1742) eklenir. Ayrıca, 16 yüzyıldan günümüze kaldığı sanılan mihrap, müezzin mahfili, vaaz kürsüsü işçilikleriyle birer şaheserdir.

Ana yapıya dokuz kapıdan girilir. Kubbe örtüsü 55,6 yüksekliğinde ve 32 metre çapında bazilikadır. Bu Kubbe 24.3 yüksekliğinde dört ayak üzerine oturtulmuştur. Cami sağınını örten beyaz mermer kaplama Marmara adalarından, damarlı pembe mermerler Afyon Karahisar’dan,  yeşil somakiler Teselya ve Mora’dan, porfirler Mısır’dan, sarı mermerlerse Cezayir’den getirilmiştir.  Yan sağınların tavan örtüsü mozaiklerle,  duvarlar da yer yer renkli taşlarla ve enfes çinilerle kaplıdır.  Tarihi mabedin duvarlarını süsleyen yazılar, Osmanlı Dönemi’nin ünlü hattatlarının elinden çıkmıştır.
 
Ayasofya’da birçok sultanın sandukası bulunur. Sultan II. Selim, Sultan III. Murat, Sultan III. Mehmet, Sultan I. Mustafa ve Sultan İbrahim’in yanı sıra bazı hanedan mensupları da burada medfundur.
1931 yılında Türk Hükümeti’nin iznini alan Amerikalı Th. Whittemore, Osmanlı Dönemi’nde kaplamalarla örtülen renkli resim ve mozaik tabakanın gün ışığına çıkarılması için çalışmalara başlamış; çalışmalar devam ederken 1934 yılında müzeye çevrilmesi yönünde karar alınmış ve 1935 yılında ziyaretçilere açılmıştır. Günümüzde yerli ve yapancı konuklarını ağırlamaya devam eden mekanda, restorasyon çalışmaları devam ediyor.


TOPKAPI SARAYI
Geçmişteki adı Saray-ı Cedid-i Amire olan saray, bugünkü ismini 19 yy.da, surlardaki bir kapıdan almıştır. Topkapı Sarayı’nın yapımına Fatih’in İstanbul’u almasından yaklaşık yirmi yıl sonra başlanıp; 1479 yılında yapımı bitmiş olsa da, yapılanma dinamik bir şekilde devam etmiş ve sonradan yapıya birçok ilaveler olmuştur. Ortalama 700 bin metrekarelik bir alana sahip olan Saray; Ayasofya’dan Gülhane’ye, Gülhane’den Sirkeci’ye kadar geniş bir alana yayılan ve sur-i sultani denilen yüksek ve geniş duvarlarla çevrilidir. Saray surları, Sepetçiler Kasrı’ndan, Ahır Kapısı’na kadar uzanır. Bu duvarların üstünde 28 kule vardır. Bu duvarların
sahile bakan yakasının bir bölümü, 1888’de geçen tren hattının güzergâhında kalmasından dolayı yıkılmış; bu yıkımdan sahil kısmındaki köşklerde nasibini almıştır

Topkapı Sarayı’nın on üç civarında kapısı olduğu sanılmaktadır. Bu kapıların birçoğu günümüzde yok olmuştur. Saray’ın heybetli Bab-ı Hümayun Kapısı, Ayasofya’nın denize bakan tarafında ve buradaki Sultanahmet Çeşmesi’nin karşısındadır. Bu kapı, sarayın ana giriş kapısıdır. İlk olarak Fatih döneminde inşa edilmiş ve günümüze kadar birçok onarımdan geçmiştir. Osmanlı tarihi boyunca birçok tarihi olaya tanıklık eden kapı, eski ihtişamını hala korumaktadır. Bu kapı Osmanlı Dönemi’nde sabah ezanı ile açılır, yatsı ezanı ile kapatılırdı. Kapının üzerinde II Mehmet’in tuğrası ve ilk yapıyı 1478 olarak tarihleyen bir yazıt yer alır. Bir başka yazıtsa, Sultan Abdülaziz tarafından 1867 tarihinde yeniden inşa edildiğine dairdir. 

Bab-ı Hümayun’un iç tarafında birinci avlu yer alır. Bu avlu 19 yy.da çıkan yangın sonucu büyük hasar görmüştür.    Avluda, halkın şikâyet dilekçelerini kabul eden “deavi köşkü” yer alırdı. Kapının içinde sağda, bir zamanlar saray reviri ve hazine memurlarının ofisleri yer almakta idi. Ayrıca; Avlunun sağ tarafındaki duvarın arkasında, saray fırınının bulunduğu kısım yer alır. Sol tarafta ise; Aya İrin Kilisesi. İmparatorluk darphanesi buraya yakındır ve mekân; Bugün darphane müzesi olarak ziyaretçilere açılmıştır. Avlunun sağ dibine doğru “cellât çeşmesi” adlı bir çeşme bulunmaktadır. Karşıda ise ikinci avluya açılan Bab-üs Selam Kapısı. 

Bab-üs Selam Kapısı sarayın gerçek girişidir. III Murat tarafından tekrardan inşa ettirilen kapının üzerinde iki kule yer alır. Kapı dışındaki yazıtta; Allah’tan başka ilah yoktur, Hz. Muhammet onun kulu ve elçisidir yazar. Demir kapının kanatlarında ise,  kapıların Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde döktürüldüğü bilgisi vardır. Bab- üs Selam’dan içeri girince, birinci avluda olduğu gibi asırlık çınarlarla karşılaşılır. Bu kapı beş yola ayrılıyor;  saray mutfağı,  Bab-üs Saadet, Divan, Harem ve saray ağırına

 

Geçmişteki adı Saray-ı Cedid-i Amire olan saray, bugünkü ismini 19 yy.da, surlardaki bir kapıdan almıştır. Topkapı Sarayı’nın yapımına Fatih’in İstanbul’u almasından yaklaşık yirmi yıl sonra başlanıp; 1479 yılında yapımı bitmiş olsa da, yapılanma dinamik bir şekilde devam etmiş ve sonradan yapıya birçok ilaveler olmuştur. Ortalama 700 bin metrekarelik bir alana sahip olan Saray; Ayasofya’dan Gülhane’ye, Gülhane’den Sirkeci’ye kadar geniş bir alana yayılan ve sur-i sultani denilen yüksek ve geniş duvarlarla çevrilidir. Saray surları, Sepetçiler Kasrı’ndan, Ahır Kapısı’na kadar uzanır. Bu duvarların üstünde 28 kule vardır. Bu duvarların sahile bakan yakasının bir bölümü, 1888’de geçen tren hattının güzergâhında kalmasından dolayı yıkılmış; bu yıkımdan sahil kısmındaki köşklerde nasibini almıştır.  

Topkapı Sarayı’nın on üç civarında kapısı olduğu sanılmaktadır. Bu kapıların birçoğu günümüzde yok olmuştur. Saray’ın heybetli Bab-ı Hümayun Kapısı, Ayasofya’nın denize bakan tarafında ve buradaki Sultanahmet Çeşmesi’nin karşısındadır. Bu kapı, sarayın ana giriş kapısıdır. İlk olarak Fatih döneminde inşa edilmiş ve günümüze kadar birçok onarımdan geçmiştir. Osmanlı tarihi boyunca birçok tarihi olaya tanıklık eden kapı, eski ihtişamını hala korumaktadır. Bu kapı Osmanlı Dönemi’nde sabah ezanı ile açılır, yatsı ezanı ile kapatılırdı. Kapının üzerinde II Mehmet’in tuğrası ve ilk yapıyı 1478 olarak tarihleyen bir yazıt yer alır. Bir başka yazıtsa, Sultan Abdülaziz tarafından 1867 tarihinde yeniden inşa edildiğine dairdir. 

Bab-ı Hümayun’un iç tarafında birinci avlu yer alır. Bu avlu 19 yy.da çıkan yangın sonucu büyük hasar görmüştür.    Avluda, halkın şikâyet dilekçelerini kabul eden “deavi köşkü” yer alırdı. Kapının içinde sağda, bir zamanlar saray reviri ve hazine memurlarının ofisleri yer almakta idi. Ayrıca; Avlunun sağ tarafındaki duvarın arkasında, saray fırınının bulunduğu kısım yer alır. Sol tarafta ise; Aya İrin Kilisesi. İmparatorluk darphanesi buraya yakındır ve mekân; Bugün darphane müzesi olarak ziyaretçilere açılmıştır. Avlunun sağ dibine doğru “cellât çeşmesi” adlı bir çeşme bulunmaktadır. Karşıda ise ikinci avluya açılan Bab-üs Selam Kapısı. 

Bab-üs Selam Kapısı sarayın gerçek girişidir. III Murat tarafından tekrardan inşa ettirilen kapının üzerinde iki kule yer alır. Kapı dışındaki yazıtta; Allah’tan başka ilah yoktur, Hz. Muhammet onun kulu ve elçisidir yazar. Demir kapının kanatlarında ise,  kapıların Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde döktürüldüğü bilgisi vardır. Bab- üs Selam’dan içeri girince, birinci avluda olduğu gibi asırlık çınarlarla karşılaşılır. Bu kapı beş yola ayrılıyor;  saray mutfağı,  Bab-üs Saadet, Divan, Harem ve saray ağırına. 

Osmanlı Dönemi’nde Divan,  bürokratik meselelerin görüşüldüğü yerdir. Divandaki birinci salon; kubbealtı olarak da bilinen, görüşmelerin yapıldığı ana kısımdı. Divandaki ikici salonda, divan toplantılarıyla ilgili kayıtlar tutulur. Diğer salonda ise, kayıtların arşivlendiği defterhane yer alırdı. Harem ise Padişah’ın karısına, cariyelerine, annesine ayrılmış odaların yanı sıra; selamlıkta yer alan Sultan’ın kabul odaları gibi yaklaşık 300 oda bulunmaktadır. Harem’de göze çarpan bir diğer yapı, Adalet Kulesidir.  İkinci avluda 1959 yılında yapılan kazılarda 5. ve 6. yy.a ait olduğu sanılan iki sütun gün yüzüne çıkarılmıştır. Bu Bizans kalıntılarının buraya nasıl ve ne amaçla getirildiği bilinmemektedir. Topkapı Sarayı’nda 1574 yılında çıkan yangınla, saray mutfağı büyük zarar görmüş;  III Murat, yangından sonra Mimar Sinan’a mutfağı genişleterek, tekrardan inşa ettirmiştir. Ve ikinci avluda yer alan Bab-üs Saadet, sarayın özel kısımlarına ve üçüncü avluya açılır. 

Üçüncü avluda, Divan toplantılarından sonra sultanın vezirleri kabul ettiği Arz Odası bulunur. Fatih zamanında inşa ettirilen Arz Odası yıkılmış ve I. Selim zamanında tekrardan inşa ettirilmiştir. Arz odasını çevreleyen Saray Okulu üçüncü avluda geniş yer kaplar. Saray Okulu, bir nevi bürokrat okuludur. Osmanlı İmparatorluğu’nun devlet adamı ihtiyacına cevap verecek öğrenciler burada yetiştirildi. Fatih Dönemi’nde kurulan okul; devşirme sistemi ile Osmanlı tebasından olan on yaş üstü Hıristiyan öğrencilere öğrenim verirdi. Üçüncü avluda öne çıkan diğer bir yapıda Hırka-i Şerif Dairesi’dir. Burada Hz. Muhammed’in Hırkası sergilenmektedir. Hırka-i Şerif, I. Selim zamanında, kutsal emanetlerle birlikte, İstanbul’a getirilmiştir. Üçüncü avlunun ortalarına doğru, 1719 yılında inşa ettirilmiş, III. Ahmet Kütüphanesi vardır. Üçüncü avluda yer alan bir başka yapıda, Saray Okulu’nun Camisi olan; Ağalar Camisi’dir. Caminin yanında, okulun başarılı öğrencilerine ayrılan Has Odası bulunmaktadır.

Saatler ve minyatürlerin sergilendiği iki salon arasından dördüncü avluya çıkılır. Dördüncü avluda; Sofa Köşkü, Revan Köşkü, Bağdat Köşkü gibi köşklerin yanı sıra, Sünnet Odası ve Hekimbaşı Odası öne çıkan yapılardır. Revan Köşkü 1634 yılında IV. Murat tarafından; Erivan’ın İranlıların elinden alınmasını kutlamak amacıyla inşa ettirilmiştir. Mekânın içi tamamen İznik çinileriyle kaplı olup, dolap kapakları sedef ve baha kakmalıdır. Bağdat köşkü de aynı şekilde IV: Murat tarafından inşa edilmiş bir diğer köşktür. 25 Aralık 1638 tarihinde Bağdat’ın yeniden fethedilmesi dolayısıyla bina edilmiş ve bu ismi almıştır. Sünnet odası ise 1641 yılında Deli İbrahim tarafından inşa edilen bir yapı, iki yüz yıla yakın Osmanlı şehzadeleri burada sünnet edilmiştir. İbrahim Bir diğer eseri de, 1640 yılında İftariye Köşkü olarak nitelediği, terasın kenarındaki bronz baldakendir. 

Topkapı Sarayı‘nda inşa edilmiş en son yapı olan Mecidiye Köşkü, Haliç, Marmara ve Boğaziçi birleşimine tepeden bakan bir başka yapıdır. Yapı 1840 yılında Abdülmecit tarafından inşa ettirilmiştir. 

Bugün müzeye dönüştürülmüş tarihi Topkapı Sarayı, uzun dönem yaşam süren bir İmparatorluğun tarihine, kültürüne, heybetine, ihtişamına ve zenginliğine şahit ediyor ziyaretçilerini. 

 



YEREBATAN SARNICI
http://www.ibb.gov.tr/sites/ks/PublishingImages/MetinResimleri/yerebatan_sarnici.jpg
İstanbul’un Eminönü ilçesinde Ayasofya’nın yanında bulunan Yerebatan Sarnıcı, İmparator I. İustinianos tarafından 6 yy.da yapılmıştır. Şehrin su ihtiyacını karşılamak maksadıyla inşa edilen sarnıç, 138 metre uzunluğa ve 64,6 metre genişliğe sahiptir. Sarnıçta toplam 336 mermer sütun kullanılmış, bu sütunlar estetik açıdan güçlü sütun başlıkları ve kemerlerle desteklenmiştir. Tavan örtüsünde kullanılan tonozlar, Manastır Tonozu olarak bilinen tonozlardan olup, bu tonozlar kalıp kullanılmaksızın örülmüştür. 3.5 metre genişliğe sahip sarnıç

duvarları ise su geçirmez özel bir harç ile sıvanarak, bu yolla su sızmalarının önüne geçilmeye çalışılmıştır.

Bugün kalabalık bir mekânın ortasında bulunan Yerebatan Sarnıcı’nın üstünde ilk zamanlar taş döşemeli bir meydan bulunurken; bu meydan Bizans zamanında başlayan ve Osmanlı zamanında devam eden yapılaşma ile bozulmuştur. Buraya yerleşen halk, sarnıcın tavan örtüsünü meydana getiren tonozlardan delikler açarak sarnıçtan su çekmiş ve bu şekilde günlük su ihtiyacını karşılamıştır. 1940 yılında belediye tarafından sarnıcın üst kısmındaki bazı yapılar istimlâk edilerek; sarnıcın girişine muntazam bir bina inşa edilmiştir. 1985–1988 yılları arası kapsamlı bir temizliğe ve onarıma tabi tutulan sarnıcın içindeki kirli su, tonlarca çamur birikintisi temizlenmiş ve gezi platformu inşa edilmiştir. Bu temizlikten sonra sarnıcın güneybatı köşesindeki sütunların, kısa gelen gövdelerini yükseltmek için altlarına ilk çağlardan kalan mermer bir anıtın parçaları konulduğu görülmüştür. Medusa veya Gorgon başları olarak bilinen geç antik çağdan kalan bu eserlerin neden ve ne maksatla buraya getirildiği tam olarak bilinmemektedir.

 

GALATA KULESİ
Galata Kulesi’nin ne zaman yapıldığı hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte, Kule’nin İsa’dan sonra 507 yılında imparator Iustinianos zamanında inşa edildiği idda edilmektedir. Aynı zamanda Cenevizliler tarafından İsa Kulesi, Bizanslılar tarafından Büyük Kule olarak anılan yapıya, günümüzdekine yakın şeklini, 1348 yılında Cenevizliler vermiştir. 1509 depreminde büyük zarar gören Kule, devrin ünlü Osmanlı mimarı Hayrettin tarafından onarılmıştır. Ayrıca; Kule, Kanuni Dönemi’nde Kasımpaşa Tersanesi’nde çalıştırılan mahkûm işçiler için hapishane olarak da kullanılmıştır.16 yy.ın sonlarında ise; müneccimbaşısı Takıyeddin Efendi, Kule’nin tepesine bir rasathane kurmuştur. Bir dönem bu şekilde kullanılan Galata Kulesi, 3. Murat tarafından kapatılır ve Kule tekrardan hapishaneye dönüştürülür.

4. Murat zamanında 1638 yılında; Hezarfen Ahmet Çelebi, kollarına kanat takarak, Galata Kulesi’nden Üsküdar’a o meşhur uçuşunu gerçekleştirir. 17 yy.a doğru mehterhane takımına ev sahipliği de yapan Kule; 1717den sonra artan İstanbul yangınlarıyla baş edebilmek için yangın gözetleme kulesi olarak da kullanılmıştır. Ama ne yazıktır ki Kule 1794 senesi kendisi de yanmaktan kurtulamamıştır.

Üçüncü Selim zamanında; Galata Kulesi onartıldıktan sonra, Kule’nin üst katına bir cumba eklenir.1831’de kule bir yangın daha geçirir. Bu sefer 2. Mahmut; Kule’nin üzerine iki kat daha çıkar ve külah biçiminde olan ünlü dam örtüsüyle Kule’nin tepesi kapatılır. O dönem onarımla alakalı olarak, Pertev Paşa’nın bir de yazıtı Kule’ye yerleştirilir. 1875 yılında kuvvetli bir fırtınadan sonra, Kule’nin tepesindeki külahımsı çatı uçar ve daha sonra 1960 yılında tekrardan onartılır. Günümüzde, Kule özel bir şirket tarafından sadece turistik amaçlı işletilmektedir. 7 katı asansörle, 2 katı da yürüyerek çıkıp, Kule’nin en üst katındaki restoranın içinden geçtikten sonra, Kule’yi çepeçevre saran balkona ulaşılır. Bu balkonun sunduğu İstanbul ve Boğaziçi zarafetine doyum olmuyor.

Boyutları
   
Günümüzde Galata Kulesi’nin yüksekliği 66,90 metre, dış çapı 16.45 metre, iç çapı ise 8.95 metredir. Duvar kalınlığı da  3.75 metre civarındadır.    

ARKEOLOJİ MÜZESİ
İstanbul Arkeoloji Müzesi, çeşitli kültürlere ait bir milyonu aşkın eserle, dünyanın en büyük müzeleri arasındadır. 19. yy.ın sonlarında ressam ve müzeci Osman Hamdi Bey tarafından İmparatorluk Müzesi olarak kurulmuştur ve 13 Haziran 1891 tarihinde ziyarete açılmıştır.

Müzenin koleksiyonunda, Balkanlar'dan Afrika'ya, Anadolu ve Mezopotamya'dan Arap Yarımadası'na ve Afganistan'a kadar, Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içinde yer alan medeniyetlere ait eserler bulunmaktadır.

İstanbul Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi olmak üzere üç müzeden oluşmaktadır.


KAPALIÇARŞI
Kapalıçarşı büyük bir külliye olarak düşünülebilir. İçinde 61 sokak, 4400 dükkân, 2195 atölye, 18 çeşme, 2 bedesten, 40 han, 2200 han odası, 12 mescit, 12 depo, 1 okul, 1 hamam, 19 adet tulumba kuyusu bulunur. 

Kapalıçarşı’nın belli başlı kapıları; Beyazıt, Fesçiler, Sahaflar, Kürkçüler, Nuriosmaniye, Mahmutpaşa, Mercan, Tacirciler ve Örücüler Kapısıdır. Çarşı kapıları geceleri açılmamasına rağmen, 1546 yılındaki büyük yangında 1546 yılındaki büyük
yangında ve Abdülmecit’in Mısır seferi dönüşü yapılan kutlamalarda geceleri iki kez açılmıştır.

Kapalı Çarşı’nın Fatih çağında yapılan belli kısmı haricinde; asıl büyük çarşı Kanuni döneminde ahşap olarak inşa ettirilmiş. Bu ahşap çarşı 1546 senesinde, 1651 Sultan IV. Murat zamanında ve 1710’da II. Mustafa döneminde, üç yangın yaşamış ve tekrardan kâgir olarak inşa ettirilmiştir.  

Kapalıçarşı 31 bin metrekare alana sahip ve labirentsi bir yapıya sahiptir. Örtü sistemi kurşunla kaplı ve dam sayısız kubbeyle doludur. Ayrıca; Çarşının içindeki İç Bedesten denilen, 48 x 36 ölçülerinde dikdörtgen, 15 kubbe ve 8 ayaklı mekânın Bizans zamanından günümüze kaldığı da rivayet edilmektedir.  

Çarşı o günlerden günümüze birçok onarım ve restorasyondan geçmiş; en büyük çapta hasarı ise, 1894 yılında yaşanan depremde almıştır. Kapalıçarşı mimarisine uygun, yüzyılların çağdaşı olan yapı, günümüzde ticari ve turistik amaçlı her gün farklı dil ve kültürden ziyaretçilerini ağırlamaya devam etmektedir.

TÜRK İSLAM ESERLERİ MÜZESİ
Türk ve İslam Eserleri Müzesi 1913 yılında Evkaf-ı İslamiye Müzesi adıyla kurulmuştur. Uzun süre Süleymaniye Külliyesi'ndeki imaret binasında yer alan müze 1983'te Sultan Ahmet Meydanı'nın batısında yer alan İbrahim Paşa Sarayı (16. yüzyıl) binasına taşınmıştır. İbrahim Paşa Sarayı, Sultan sarayları dışında günümüze kadar gelebilen tek özel saraydır. Kemerler üzerine yükseltilmiş yapı 3 taraftan ortadaki terası çevreler. Terastan müzenin ilk bölümüne merdivenlerle ulaşılır. Odalar ve salonlarda İslam dünyasının değişik ülkelerinde meydana getirilmiş nadir sanat eserlere sergilenmektedir. Taş ve pişmiş toprak, metal ve

seramik objeler, ahşap işlemeler, cam eşyalar, el yazma kitaplar devirlerinin en kıymetli örnekleridir. Büyük salonların bulunduğu geniş camekanlı kısımda, 13-20 yy.ların el işi Türk halılarının şaheser örnekleri sergilenir. Bu eşsiz koleksiyon dünyanın en zengin koleksiyonudur. 13. yüzyıl Selçuklu halıları ve sonraki asırlara ait diğer parçalar itina ile sergilenmişlerdir. Halı bölümünün alt katı son birkaç asrın Türk günlük yaşamı ve eserlerinin sergilendiği Etnoğrafik bölümdür.

Istanbul

New York

 

London

Tokyo

Riyadh

Barcelona

 
 
Atatürk Bulvarı No:152 31104 Saraçhane / İSTANBUL Tel: +90 212 528 58 81 Fax: +90 212 528 60 81 Email: info@hotelbulvarpalas.com
 
© 2009 Tüm Hakları Bulvar Palas'a aittir.
Design: Nirvana Tanıtım
Seo